19 Nisan 2009 Pazar

SUYU ELDE ETMENİN ALTERNATİF YOLLARI

SÜLEYMAN SÖNMEZ  http://www.gunesintamicinde.com/suyu-elde-etmenin-alternatif-yollari/

“İstanbul’un suyu bitti, ölüyoruz, yandık, şu kadar su kaldı, işte grafikler”haberlerini duymaktan iyice bunaldım. Çözüm üretmeyi seven bir insanım. Öyleyse şimdi hepimize alternatif su elde etme yöntemlerini sunuyorum. Birileri çok daha iyilerini düşünmeye başlar böylece. Daha önce havadan su elde etmeyi anlatmıştım. Ama bir toparlamakta fayda var. Önümüzdeki zamanlar için herkesin aklı fikri baraj yapmakta. Oysa ki barajlar çok iyi çözüm değil. Yağmur olmazsa işe yaramıyorlar. Yağmur yağmazsa neyi biriktirecekler?

sueldeetmek SUYU ELDE ETMENİN ALTERNATİF YOLLARI

Çevresi denizlerle çevrili bir ülkenin kıyı sahilindeki hiç bir şehri susuz kalmak zorunda değildir. Arap ülkeleri, Lübnan, İsrail gibi ülkeler ve Afrika ülkeleri sürekli araştırma yapıyorlar.... Yazının tamamını okumak için kaynak linkine burdan ulaşabilirsiniz..

18 Nisan 2009 Cumartesi

Olacak O Kadar -İski

http://www.yutub.tv/play.php?vid=1545


Tunceli'de 5 bin kişi suya taş attı


Tunceli'de 5 bin kişi suya taş attı

18/04/2009

'Munzur Vadisi'ne barajlara hayır' yürüyüşü


Ferit DEMİR 


TUNCELİ - Bzı siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları Munzur Vadisi’ne baraj projesini, ‘Munzur Vadisi’ne barajlara hayır’ yürüyüşüyle protesto etti. 
Tunceli Belediye Başkanı DTP'li Edibe Şahin, 7 ilçenin belediye başkanları, siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri üyesi yaklaşık 5 bin kişinin katıldığı yürüyüşe, kent dışından gelenler de destek verdi. Kent merkezinde toplanan protestocular, 2 kilometre uzaklıktaki Munzur Çayı kıyısındaki Kemerbel Mevkii’ne yürüyüşe geçti. ‘Munzur Vadisi doğal sit alanı ilan edilsin’ yazılı pankart taşıyan protestocular, sık sık ‘Munzur’da baraj istemiyoruz’, ‘Dersim onurdur onuruna sahip çık’ sloganları attı. 


MUNZUR’A TAŞ ATTILAR 

Protestocular Kemerbel Mevkii’ne geldiklerinde Munzur Çayı’na taş attı. Yürüyüşü düzenleyen tertip komitesi başkanı avukat Barış Yıldırım, “Tunceliler 1937 ve 1938 yıllarında uğradıkları büyük zulümler sonucunda o dönem hiç bir zulme baş eğmeyeceklerine dair birbirlerine söz vererek Munzur Çayı’na taş attılar. Biz de bugün Munzur Vadisi’ne taş atarak vadiye baraj yaptırmamak için atalarımız gibi bütün topluma söz veriyoruz” dedi. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Munzur Vadisi’ni biran önce SİT alanı ilan etmesini isteyen Yıldırım, şunları söyledi: 
“Munzur Vadisi Türkiye’nin ilk Milli Parkları arasında yer almaktadır. Munzur Vadisi doğal güzellikleriyle Türkiye’nin en önemli turizm alanları içinde yer almaktadır. Vadi içinde 42 çeşit endemik bitki türü ve yine birçok endemik hayvan türü yaşamaktadır. Eğer Munzur Vadisi’nde projeye alınan çok sayıda barajlar yapılırsa bu endemik bitki ve hayvan türleri tamamen yok olur ve bölge iklimi tamamen değişerek büyük bir iklim felaketi de yaşanacaktır. Kültür Bakanlığı daha önceki yıllarda vadi içinde yapılan araştırmaların ardından vadinin kesinlikle doğal SİT alanı ilan edilmesi için rapor hazırlamıştı. Ancak bizim SİT alanı yapılması için bakanlığa yaptığımız başvuru uygun görülmeyerek reddedildi. Oysa bakanlığın kendi raporlarında bu vardır. Biz konuyu mahkemeye taşıyarak dava açtık ve bu davamız devam ediyor. Tunceli kesinlikle bu mücadeleden galip çıkacak ve vadi doğal SİT alanı ilan edilecektir. Biz baraj yapımlarının durdurarak büyük bir doğa katliamının önüne geçeceğiz.” 
Tunceli Belediye Başkanı Edibe Şahin, daha sonra Munzur Çayı kıyısına, sembolik olarak ‘Munzur Vadisi doğal SİT alanı’ yazılı tabela astı. Daha sonra davul zurna eşliğinde halaylar çekilerek eylem bitirildi. (dha)

11 Nisan 2009 Cumartesi

charity: water promo featuring "Time Bomb" by Beck


charity: water promo featuring "Time Bomb" by Beck from charity: water on Vimeo.

Su Hakkı

Su Hakkı
Evlerine temiz su taşıyan çocuklar (Nepal)
07/04/2009

Express dergisinden Ulus Atayurt, Dünya Su Forumu için İstanbul'da bulunan Kanadalı yazar, aktivist, "su savaşçısı" Maude Barlow ile, Açık Radyo'da bir söyleşi yaptı. Bu söyleşinin kısaltılmış hali ilk olarak Express dergisinin son sayısında yayımlandı.

***

 

Şirketlerin dümen suyundaki Dünya Su Forum'u şaşalı törenlerle İstanbul'da gerçekleşir ve AKP hükümeti Türkiye sularının nehirler de dahil olmak üzere özelleştirmesi için elinden geleni ardına koymazken, sermaye sevdalıların kötücül senaryoları hiç de tıkırında gitmiyor. Dünya Bankası gibi özelleştirmenin baş aktörlerinden bile çatlak sesler yükselirken, toplumsal hareketler ve “su hakkı savaşçıları” safları giderek sıklaştırıyor. Su savaşçılarının ele başı ve annesi Maude Barlow, şedit forumun ilk yıllarından itibaren, örgütlediği eylemlerle, hazırladığı raporlarla su hakkımızın önde gelen savunucularından biri olarak dünya halklarına umut saçıyor. Kimileri, onu yakın zamanda Birleşmiş Milletler Meclis Başkanı Miguel d’escoto Brockmann’a su danışmanlığı yaptığı için pervasızca suçlaya dursun, o D’escoto, Maude'un desteğiyle su özelleştirmesine cepheden karşı çıktığı için Dünya Su Forumu'nun kapısından içeri giremiyor, ancak özelleştirme karşıtı düşüncelerini her fırsatta dile getirmekten de geri durmuyor. Ancak Maude Barlow’u sadece BM meclisi danışmanı, para almadığı bu işin memuru, olarak adlandırmak ona haksızlık etmek olur. Zira o Uruguay'dan Bolivya'ya, Kanada'dan, Japonya'ya tüm halkların su mücadelesinde hazır bulunmakla kalmayıp, eylem imkânı bulunmayan yerlerde bile, örneğin Kyoto'da, etrafında topladığı aktivistlere çanlar verip, Su Forumu salonlarına girerek söylenen her yalanda yüzlerce çanın çalmasına vesile oluyor. Ülkesinde, Kanada'daki en büyük sivil toplum örgütü Kanadalılar Konseyi'nin başında petrol şirketlerine karşı su ve orman mücadelesini de canhıraş sürdüren Maude Barlow'a halkarın su savaşını ve umudun kaynağını sorduk. Yordam Kitap’tan yeni yayımlanan Su Sözleşmesi adlı kitabı vesilesiyle Maude Barlow eşiliğinde bir  bir dünya turuna çıkalım:           

 

Su hakkı kavramı etrafında bir mücadeleden söz ediyoruz ve her mücadele gibi bunun da çeşitli tarafları var. Su hakkı etrafındaki bu mücadelenin ne anlama geldiğini bize anlatabilir misin?

 

Eğer dünya üzerindeki suların tamamını kullanabiliyor olsaydık, böyle bir mücadeleye gerek kalmazdı. Bizim mücadelesini verdiğimiz şey, temiz ve ulaşılabilir su. Su dünyanın her yerinde var, ancak temiz su hepimiz için ulaşılabilir değil. Dünya üzerindeki su miktarı azaldıkça bu mücadele de şekilleniyor. Asıl mesele, suya kimin erişip kimin erişemeyeceğine kimin karar vereceği. Bu nedenle, gün geçtikçe, öncelikle ulus-devletler arasındaki mücadele hatlarının daha da belirginleştiğini, yeni hatların ortaya çıktığını göreceğiz. Örneğin ABD ile Çin, su için kendi sınırlarının ötesine nüfuz etmeye başlıyorlar. Kimi zengin, ancak su fakiri ülkeler de yoksul ülkelerin su kaynaklarını ya da su bulabilecekleri topraklarını satın alıyorlar. Aynı zamanda su ihtiyacını karşılamak isteyen büyük şehirlerin boru hatlarıyla etraflarındaki daha küçük yerleşimlerin sahip olduğu suya el koyduklarını görüyoruz. Dolayısıyla dünyanın her bölgesinde zenginlerle yoksullar arasında su etrafında bir çatışma başladığını görüyoruz. Ama yine de görebildiğim kadarıyla, en büyük mücadele su kaynaklarının idaresinde kimin daha çok söz hakkı olacağı üzerinde yürüyor. Buna piyasa mı karar vermeli? Yani Coca-Cola gibi büyük şirketler mi karar verici olmalı? Yalnızca sağ politika değil, pek çok çevreci de su kaynaklarının ancak piyasa mekanizması çerçevesinde korunabileceğini söylüyor. Bu mücadelenin diğer cephesinde ise, suyun bir meta olamayacağını ve dünyanın tümüne ait olduğunu söyleyenler var. Bu taraf aynı zamanda suyun yalnızca insanlara değil, dünya üzerindeki tüm türlere ait olduğunu ve suyun tamamına el koyma hakkımız olmadığını söylüyor.

 

Problem sadece suyun özelleştirilmesi değil, aynı zamanda giderek azalması ve gelecekte bir su kıtlığı ile karşılaşabilecek olmamız. Aynı zamanda su ile küresel ısınma arasında da karşılıklı bir ilişki var. Kitabınızda da bundan söz ediyorsunuz. Özelleştirme sorunlardan yalnızca biri değil mi?

 

Evet. Dünyadaki suya ne yaptığımızı iyi anlamamız gerekiyor. Okula giden tüm öğrenciler dünyadaki su varlığının başlangıçta ne kadarsa şimdi de o kadar olduğunu öğreniyorlar. Öğretmenler yalan söylemiyorlar ama bu doğru değil. Kirlilik nedeniyle, aşırı yapılaşma nedeniyle ve yeraltı sularının çekilmesi nedeniyle suyun kendi doğallığı içindeki sağlıklı döngüsü kesintiye uğramış durumda. Kimi örneklerde, çöller gibi, olmaması gereken yerlere su taşınmış durumda. Öte yanda büyük şehirlere taşınan su yeniden kaynağına dönmüyor, yalnızca tüketiliyor ya da kirletilerek denizlere akıtılıyor. Ormanlar ortadan kalktığı zaman yağmur yağmıyor ve bir müddet sonra da susuzluk baş gösteriyor. Anlamak zorunda olduğumuz şey tam olarak şu: Hep birlikte yaptıklarımızın sonucunda yalnızca suya eşit erişimi engellemekle kalmıyoruz, bu da büyük bir sorun, ancak başka bir sorun daha var, o da suyun giderek azaldığı ve içilebilir temiz suyu tükettiğimiz. Ortadoğu'da, Çin'in kuzeyinde bu sorun çok kötü sonuçlara yol açmak üzere. Çin, milyonlarca varil suya el koyduğu için Hindistan susuzluk tehlikesiyle karşı karşıya ve bilim adamları bu bölgelerde büyük çatışmalar çıkabileceğini söylüyorlar. Avustralya'da suyun yanlış kullanımından kaynaklanan pek çok sorun yaşanmakta. ABD'de, Colarado Nehri kurumak üzere. Mexico City'de benzer bir durum var. Akdeniz çevresinde su mültecileri oluşmaya başladı. Oysa insanlar bunun Akdeniz havzasında olamayacağını zannediyorlardı.

 

“Su mültecileri” yeni bir kavram olarak çıkıyor karşımıza...

 

Evet. Bu terimi daha da çok duymaya başlayacağız. Ayrıca suyun yerinin değiştirilmesi, en az aşırı tüketilmesi kadar kötü sonuçlar doğuruyor, çünkü iklim değişikliğine neden oluyor. Çünkü suyu taşıyarak yerini değiştirdiğimizde çöller yaratıyoruz. Kullandığımız suyu sonrasında denizlere gönderdiğimizde, deniz seviyesinin yükselmesine neden oluyoruz. Aynı zamanda karasal, temiz, kullanılabilir suyu da kaybediyoruz. İklim değişikliğinin tam bir tanımını henüz yapabilmiş değiliz. Yağmurları geri getirmek, sağlıklı bir ekosistemi yeniden yaratmak ve yine sağlıklı bir hidrolojik döngüye ulaşmak için bütün bunları bilmemiz ve önlem almamız çok önemli.

 

Bu öykünün şirketlerle ilgili tarafına baktığımızda onların bu konularda çok da gönüllü bir çaba içerisinde olmadıklarını görüyoruz. Hatta kimileri kirli suyun iyi bir iş fırsatı olduğunu düşünüyorlar. Şirketler bu süreçte nasıl bir rol üstleniyorlar?

 

Yalnızca su şirketleri değil söz konusu olan. Birçok şirket üretim süreçlerinde su kullanıyor. Çip üreten fabrikalar da, otomotiv sektörü de, tarım şirketleri de her gün su kullanıyor.

 

Buna siz "virtual trade" (sanal/gizli ticaret) diyorsunuz.

 

Çünkü gittikleri ülkenin su kaynaklarından elde ettikleri bir fayda var ve bu faydayı da pazarlamış ve tabii bu arada oradaki su kaynaklarının da ticaretini yapmış oluyorlar. Bu nedenle buna “sanal/gizli su ticareti” diyorum. Ayrıca suyun nasıl bir öneme sahip olabileceğini en erken fark edenler de yine şirketler. Bu nedenle yalnızca suyla ilgilenen bazı şirketler var. Fransız Suez, Veolia gibi şirketler, zengin, çok büyük ulusaşırı yapılara dönüştüler. Öncelikle küresel güneyin en yoksul ülkelerine yöneliyorlar. Bunun için de Dünya Bankası'ndan yardım alıyorlar. Çünkü bu ülkelerin bu şirketlere ve Dünya Bankası gibi bir kuruma direnebilecek güçleri yok. Şirketler bu ülkelere kâr kaynağı olarak bakıyorlar. Bu ülkelerin su kaynaklarına küçük yatırımlar yapıyor ancak büyük kârlar elde etmek istiyorlar. Bunun için de gittikleri ülkelerdeki su fiyatlarını artırıyorlar ve yoksulların suya erişimini tehlikeye atıyorlar. Ayrıca “ön ödeme” dedikleri bir sistem geliştiriyorlar. Suyu kullanmadan önce kontür almak zorunda kalıyorsun.

 

Bu sistem şimdi İstanbul'da da başladı.

 

Bu, onların su yatırımlarını kullanıcılara finanse ettirmek için buldukları bir yöntem. Su özelleştirmesindeki ilk yöntem buydu. Yani suyun dağıtımının ve kaynağındaki tesisatın özelleştirilmesi. Buradan şirketler çok büyük paralar kazandılar. Özelleştirmenin bir başka şekli ise şişelenmiş suydu. Her gün 250 milyar litre su şişeleniyor. Bu şişelerin çok büyük bir bölümünün geri dönüşümü mümkün değil. Çünkü geri dönüşüm için de enerji ve para harcanması gerekiyor. Plastiği dönüştürmek için çok büyük bir enerji kullanmanız gerekir. Dolayısıyla 250 milyar plastik şişe gezegenin çeşitli yerlerinde öylece kalıveriyor. Pepsi, Coca Cola ve Nestle gibi büyük şirketler bu işten büyük para kazanıyor. Kuzey Amerika'da bu konuda büyük bir mücadele veriliyor şirketlere karşı. Ve şimdi de su ticareti başladı. Su ticareti aslında su hakkının ticareti anlamına geliyor. Bunun ilk örneklerinden biri Avustralya. Avustralya'da büyük bir kriz yaşanıyor. Avustralya hükümeti aptalca bir iş yaptı ve çiftçilere kendi topraklarından çıkan suyu satma hakkı verdi. Onlar da suyu büyük şehirlere, fabrikalara ve şimdi de ulusaşırı şirketlere satmaya başladılar. Arada bu ticareti gerçekleştiren komisyoncular, borsacılar oluştu. Şu anda Avustralya hükümeti bu izni geri alıp, o suya hep birlikte ihtiyacımız var demek zorunda, ama tabii ki bu ayrıcalığı alanlar şimdi direnecekler. Şili bütün su sistemini özelleştirdi. Pinochet dönemindeydi...

 

Bu dünyadaki ilk ve tek örnek değil mi nehirlerin özelleştirilmesi konusunda?

 

Evet. Şimdi bu uygulamayı kaldırdılar. Şimdi burada, yani Beşinci Dünya Su Forumu'nda da benzer bir uygulama için yöntem arandığı söyleniyor. Şili'de Pinochet'nin korkunç baskı rejimi ve işkencenin ötesinde bu konuda da olumsuz bir mirası vardı. Su kaynakları maden şirketlerine, fabrikalara özelleştirilmişti ve onlar da suları istedikleri gibi zehirlediler. Bu Şili'nin en büyük problemi. Kaliforniya'da aynı şey oldu. Benim ülkem Kanada'da  da benzer şeyler yaşandı. Şimdi teori şu: Eğer suyu serbest piyasada satmaya başlarsanız su daha kârlı bir şekilde kullanılmaya başlanır. Ama sattığınız şey su hakkı. Dolayısıyla kullanıcıların kim olduklarını da düşünmek zorundasınız. Belki de doğrudur, endüstride kullanıldığında su daha büyük bir artı değer üretiyordur. İlk kitabımın adı da buradan kaynaklanıyor: Mavi Altın. Su gerçekten de “mavi altın”. Çünkü suya yatırım yaparak çok büyük para kazanabilirsiniz. Ve su özelleştirmesindeki son kategorinin de tüm teknoloji olduğunu düşünüyorum. Şirketler ve hükümetler teknolojiye büyük bir yatırım yapıyorlar. Kirli su temizleme teknolojilerine büyük paralar harcanıyor. Su endüstrilerinde en çok üzerinde durulan konu da bu geri dönüşüm teknolojisi. Tuvaletlerdeki sifonlardan, kimyasalların temizlenmesine kadar her alana General Electric gibi büyük firmalar girdi. Şimdi bu şirketler temizledikleri suyun kendilerine ait olduklarını söyleyecekler. Örneğin Coca-Cola  kimyasallarıyla önce kirletip ardından temizlediği suyun kendisine ait olduğunu iddia etmeyecek mi? Dolayısıyla bu da suyun kamudan özel sektöre transfer yöntemlerinden biri olarak karşımızda duruyor.

 

Bu yeni gelişmekte olan teknolojilerin sağlık üzerindeki etkilerini de tartışmak gerekmiyor mu? Siz özellikle nanoteknolojinin öneminden söz ediyorsunuz.

 

Teknoloji gelişmesini küçük parçacıklar üzerinden şekillendirmeye ve hızlandırmaya başladı. Örneğin nanoteknoloji diye bir şey var şimdi. Diş macunlarından şampuanlara kadar pek çok alana yayılan bir değişim yaşanıyor bu teknolojiyle. Nanoteknolojinin suyun kimyasallardan arıtılmasında da kullanılabileceği söyleniyor. Fakat şöyle bir durum da var: Nanoteknoloji ürünleriyle temizlenmiş suyu kullandığımızda, bu küçük nano parçacıkları bedenlerimize almış olacağız. Beyinlerimize, ciğerlerimize, midemize, tüm organlarımıza nüfuz edecekler. Pek çok ülke nanoteknoloji konusunda fazlasıyla özgür, herkesin bu alanda araştırma yapmasını ve bulunan teknolojik ürünleri kullanmasını teşvik ediyorlar, binlerce nano teknoloji patenti veriliyor. Olası sonuçları kimse düşünmeye başlamadı henüz. Oysa nano teknolojinin olası zararları üzerine üniversite araştırmaları mevcut.

 

Bir başka sorun da deniz sularının nükleer enerjiyle temizlenmesi. Nükleer tesislere karşı mücadeleyi Batılı aktivistler 70'lerde, 80'lerde vermedi mi?

 

Nükleer enerji ne yazık ki geri döndü. Tabii ki ülkelerin enerji ihtiyaçları nedeniyle geri döndü, ama geri dönüşünün bir başka sebebi de su. Kendi sularını korumayı reddeden, bu konuda gönülsüz davranan ülkeler denizden yararlanmaya başladılar. Bunun için de "deniz suyundan yararlanma planları" (desalination) geliştirmeye başladılar. Deniz suyunu alıp tuzdan ve diğer bakterilerden temizliyorlar, bu atıkları ölümcül kimyasallarla birlikte yeniden okyanusa salıyorlar. Avustralya gibi ülkeler atıkları karadan uzaklaştırmak için çok uzun boru hatları döşüyor ve okyanus açıklarına bırakıyorlar. Aslında temizlemiş olmuyorlar. Çünkü o atıklar yine Avustralya'da kalıyor. Bu operasyon çok pahalı ve enerji yoğun bir nitelik taşıyor. Enerji için daha fazla petrole ihtiyaç var. Ayrıca daha fazla petrol, daha fazla emisyon demek. Bunun için buldukları çözüm de nükleer enerji. Nükleer enerji çok tehlikeli ve aynı zamanda ilginç bir şekilde çok fazla su tüketiyor. ABD'de de bir örneği var. Schwarzenegger, Kaliforniya Valisi kendi eyaletinde iki hafta önce su konusunda acil durum ilan etti. Su kaynaklarının bir an önce korumaya alınması gerektiğini söyledi. Buraya kadar iyi. Ancak bulduğu çözüm deniz suyunun kullanılmasıydı. Bu tür büyük büyük planlar, büyük barajlar, okyanus suyundan yararlanma girişimleri vs. çok fazla para gerektiriyor. Avustralya'nın Melbourne kentinde uygulamaya konulan okyanus suyu projesi şehrin tüm bütçesinin yarısı kadar para gerektiriyor örneğin. Dolayısıyla finansal anlamda yerle bir oldular. 2-3 hafta önce bankalar açıklama yaparak bu tür projeleri destekleyemeyeceklerini söylediler. Bu tür teknolojiler hem tehlikeli olabiliyor hem de yanlış teknolojiye para yatırarak çok büyük finansal kayıplar yaşanabiliyor. İnsanlara bu çok basit geliyor, "deniz suyundan yararlanalım gitsin" diyorlar. Ama bu yalnızca problemin yerini değiştirmeye yarıyor.

 

Bu finans meselesiyle devam edelim isterseniz. Dünya Bankası, küresel ölçekte özelleştirme hareketinin temel finansörü ve örgütleyicisi durumunda. Dünya Bankası'nın bu konudaki politikalarını biraz anlatır mısınız?

 

Dünya Bankası küresel güneydeki özelleştirme politikalarına suyla başlamadı. “Yapısal uyum programı” dedikleri programlarla ülkelere şunu söylediler: “Eğer, sağlık, eğitim, alt yapı, enerji vs. konusunda yatırım yapmak istiyorsanız ve bizden para talebiniz varsa, Washington Konsensüsü ile tasarlanan kalkınma modelini de satın almak zorundasınız. Bu da şu anlama geliyor: Hükümet regülasyonlarını kesmen, sendikalarını güçsüzleştirmen, özelleştirmeye hız vermen, kaynaklarını kamulaştırmaktan vazgeçmen, sağlık ve eğitim yatırımlarından çekilmen ve bu alanlara bizim şirketlerimizin girmesine izin vermen gerekiyor. Rekabete ve serbest piyasaya izin vermen gerekiyor. Kendi özel şirketlerini de korumaktan vazgeç. Eğer bunları yapmazsan bizden para da alamazsın.” Bu ülkeler de kurulan bu tuzağa düştüler. Kredileri aldılar ve özelleştirme ihalelerine giren şirketlere verdiler. Su özelleştirmesinin başlaması yalnızca zaman meselesiydi. Ve nihayet yapısal uyum programlarına su özelleştirmeleri de dahil edildi. Küresel güneyde böylece su özelleştirmeleri de başlamış oldu. Tek sorumlu Dünya Bankası da değildi, başka finansal kuruluşlar da bu işe dahil oldular. Food & Water Watch bu özelleştirmeleri izleyerek çok iyi bir iş başardı. Su hizmetlerinin kamudan özel şirketlere nasıl aktarıldığına ilişkin raporlar hazırladılar. 3 yıl önce yayımladıkları bir raporda, küresel güneyde su hizmetlerine giden finansmanın yüzde 94'ünün özel sektöre aktarıldığını söylediler. Finansal kuruluşlar kamuya hemen hiç yatırım yapmamışlardı. Bununla birlikte inanılmaz bir basınç oluştu Dünya Bankası üzerinde. Dünya Bankası su hareketi tarafından zorlanmaya başladı ve Dünya Bankası bu konuda daha eleştirel bir tutum takınmak durumunda kaldı. Bu su hareketinin bir başarısıydı. İnsanlar zaman zaman umutlarını kaybediyorlar ama ben hiç kötümser değilim. Bu türden çalışmalarla sonuca ulaşabildiğimiz pek çok durum yaşadık.

 

Şu ana kadar bu işin karanlık yanından çok fazla bahsettik. Dünyanın her yerinde muhteşem su savaşçıları var ve giderek daha fazla etkinlik gösteriyorlar. Bize bu hareket hakkında da bilgi verir misiniz?

 

Su savaşçıları her yerdeler. Asya ve Afrika'da küçücük köyler ve topluluklar, Latin Amerika'da favelalar, Kanada'da Kızılderili toplulukları, dünyanın her yerinde şehirlerde, üniversitelerde insanlar bir araya gelerek oluşturuyorlar bu hareketi. Biz bu hareketin yalnızca makaleler yazan, araştırmalar yapan kısmıyız. Yaptığımız şey şu; bu araştırmaları gündelik dile çeviriyor ve insanların durumu anlamalarını sağlamaya çalışıyoruz. Aktivistler, sanatçılar, sinemacılar, müzisyenler herkes burada. Bütün dünyada örgütlenen bir Uluslararası Su Adaleti Hareketi var şu anda. Ve kesinlikle çok güçlü. Afrika Su Ağı, Latin Amerika'da Red Vida, Avrupa Su Ağı zaten çok güçlüler. İki hafta sonra Avustralya'ya gideceğim, çünkü orada da böyle bir ağ oluşturuluyor. Bütün bunlar çok heyecan verici. İnternet sayesinde birbirimizden her an haberdar olabiliyor ve bir araya gelebiliyoruz. Birbirimizle her an iletişim halinde olabiliyoruz. Dün BM Meclisi Başakanı Peder Miguel D’escoto'nun, Dünya Su Forumu'yla ilgili bir açıklamasını yayımladım. Dünya Su Forumu'nu eleştiriyordu ve bu onun için gerçekten çok cesur bir adım. Bugün bu açıklama dünyanın her yerinde, olabilecek bütün dillere çevrilmiş durumda. Bunu yapabiliyoruz, çünkü çok kalabalığız, zekiyiz, birbirimizi çabucak buluyoruz, strateji geliştirip bunu paylaşabiliyoruz, birbirimizi destekliyoruz, birbirimizin tecrübelerinden çok şey öğreniyoruz. Dünyanın herhangi bir yerinde, bir hükümet aramızdan birine kötü şeyler yaptığında anında tepki verebiliyoruz. Hiçbir şey yapamazsak bile hükümete, "Bütün dünya seni izliyor, ona göre at adımını" diyebiliyoruz. Uruguay dünyada su hakkıyla ilgili referanduma giden ilk ülkeydi. Oraya üç kez gittim. Üçüncüsü seçimin hemen öncesindeydi. Çok endişeliydim, çünkü parlamentolarında konuşacaktım. Çünkü şirketler ve Bölgesel Kalkınma Bankası, “bu yaptığınız çok saçma, dünyanın her yerinde sular özelleştiriliyor” diyordu. Ama biz hemen çıkıp, “Kanada'da su hizmetlerinin yüzde yüzü kamu tarafından işletiliyor, ABD'de yüzde 90'ı, Avrupa'da yüzde 75'i, dolayısıyla siz yalan söylüyorsunuz” dedik. Bu mesajı medya aracılığıyla yaygınlaştırıp, şirketlerin yalan söylediklerini herkese duyurduk. Bu böylesi bir destek. Alternatif Su Forumu düzenliyoruz, Dünya Sosyal Forumları’nda bir araya geliyoruz, sendikalarla birlikte çalışıyoruz.

 

Bu anlamda mücadelenin başarıya ulaştığı birçok durum da var aslında. Uruguay, Arjantin buna örnek... Ama Çin biraz karanlık görünüyor.

 

Çin hakkında çok araştırma yaptım, ama söyleyecek iyi bir şey yok elimde. Orada da büyük bir hareket var, ancak hükümet çok baskıcı ve aktivistlerin dünyanın geri kalanıyla iletişime geçmeleri hiç kolay değil. Ancak şu kadarını söyleyebilirim. Çin'de büyük bir ayaklanma var. Çevre, insan hakları, kadın hakları, işçilerin çalışma koşulları gibi alanlarda pek çok ve güçlü hareketler var. Birbirlerini çok iyi tanıyorlar, ancak dünyayla etkileşim içinde olamıyorlar. Fakat orada yaşayan kimi dostlarım neredeyse her beş dakikada bir Çin'in bir yerinde bir protesto gösterisinin yapıldığını anlatıyorlar. Dolayısıyla Çin'de herkesin hükümete biat ettiği yolundaki bilgi hiç doğru değil. Orada çok büyük bir hareketlenme var. Önünü ne kadar keserseniz kesin bu bilgilerin dünyaya sızmasını engelleyemezsiniz. Çin büyük bir kriz yaşıyor, özellikle su konusunda. Çin hükümeti, suyu söz gelimi tarımda değil de ayakkabı üretimi gibi sanayi alanlarında kullanırsa her damla sudan 60 kat daha fazla kâr elde edebileceğini hesaplamış. Bu nedenle de suyun yönünü tarımdan ve doğal ortamından sanayiye aktarıyor. Ancak orada sanayi de çok sık yer değiştiriyor ve bir bölgeden vazgeçtiklerinde arkalarında çok büyük bir kirlilik bırakıyorlar. Buna karşılık Çin hükümeti, örneğin Pekin civarında bazı planlar hazırlıyor. Yer yüzeyini çok büyük bir basınçla suya tâbi tutarak çölleştirmek ve böylece sanayi kullanımına açmak istiyorlar. Bu nedenle her yıl çok büyük ölçeklerde tarım toprağını çölleştiriyorlar. Bunun için de çok büyük bir su boru hattı inşa ediyorlar. Gereken suyu Tibet ve Himalayalar’dan alacaklarını söylüyorlar. Tabii ki bununla yetinmeyecekler ve Asya'nın birçok su kaynağının başlangıcına sahip olduklarından o suları da kullanacaklar. Bir başka deyişle Asya'nın su kaynaklarını çalacaklar. Bu da orada, örneğin Hindistan ve Çin arasında büyük bir su savaşı çıkabileceğini gösteriyor. Ama bir mucize olarak gördükleri ekonomik yükselişlerini durdurmak istemiyorlar. Bu durum beni çok endişelendiriyor. Çin çok büyük bir soru işareti.

 

Peki İstanbul'daki Dünya Su Forumu hakkında ne düşünüyorsunuz. Kimi iyimser insanlar bu forumun son olacağını söylüyorlar. Siz de aynı fikirde misiniz?

 

Ben tüm forumlara gittim. İlki daha çok strateji belirlemek için şirketler tarafından kapalı kapılar ardında yapıldı. İkinci Dünya Su Forumu ise çok belirleyiciydi. İlk kez o kadar insan bir araya gelmişti ve o günden bugüne ne kadar değiştiklerini rahatlıkla söyleyebilirim. O forum esnasında bir araya gelebilen aktivistlerin sayısı 40-50'yi geçmiyordu. Elbette programda bize yer verilmemişti ve alternatif bir zirve yapmayı da planlamamıştık. Fakat organize olup bütün panelleri dolaştık ve bütün konuşmacılara muhalefet ettik. Yalan söylediklerini herkese açıkladık. En azından oradaki dinleyiciler bizi duymuş oldular, aralarında Dünya Bankası'nın ve şirketlerin temsilcileri de vardı. Hem şaşkınlardı hem de ne diyeceklerini bilemiyorlardı. O forumdan bir panel hatırlıyorum; Dünya Bankası temsilcilerinden biri bizim konuşmamıza izin vermiyordu. Toplantıda 12 kişiydik ve sonunda ayağa kalkıp, “Sayın oturum başkanı, şimdi gidip buraya başka bir başkan atanmasını isteyeceğim, çünkü bizi konuşturmuyorsunuz” dedim. Bana, “bunu yapamazsın” dedi. Dedim ki; “galiba yaptım bile.” Muhteşem bir durumdu. Adam sanırım Afrikalıydı, ama şimdi adını hatırlamıyorum, bana seslenip, "hadi, devam et" dedi. Aradan dokuz yıl geçti. Ondan sonra Kyoto'daki toplantıya da gitmiştik. Daha da organize olmuştuk. Hem dışarıda hem içeride konuşuyorduk. İçeride özelleştirme karşıtı olarak söylediklerimiz sonuç deklarasyonuna yansıdı. Mexico City'de her şey değişti. Binlerce protestocu şehre geldi. Muhteşem bir alternatif forum gerçekleştirdik. Bizim için tam bir dönüm noktasıydı. Fakat benim için dünkü toplantılar da bir dönüm noktası oldu. Biz Uluslararası Alternatif Su Forumu'nu gerçekleştirdik. Çok güçlü bir deklarasyon yayımladık. Deklarasyonun merkezinde Dünya Su Forumu yoktu. Onların başarısızlığa uğradıklarını hissettim ve rahat bir nefes aldım. Bu başarısızlığın onlar da farkındalar. Şimdi bulduğumuz çözüm önerilerini daha fazla insana duyurmanın ve onları harekete geçirmenin tam zamanı, çünkü onların önerilerini hayata geçiremeyecekleri ortaya çıktı. Bu işler sadece protesto ederek olmaz. Bu başka bir yönde harekete geçmek için olabilecek en doğru zaman. Bu yüzden bu forum benim için gerçekten büyük bir dönüm noktası oldu. Son Dünya Sosyal Forumu'nda da böyle bir hisse kapılmıştım. Önceleri Dünya Sosyal Forumu da Dünya Ekonomik Forumu'nu protesto etmek için toplanmıştı. Ama biz ne zaman Dünya Sosyal Forumu'nda bir araya gelsek, ekonomiden söz etmeye başladık. Biz kimdik? Kendi imkânlarıyla bir araya gelmiş ve dünya meselelerini dert edinmiş insanlar. Zamanla oradan da bir şeyler çıktı, artık Davos ile ilgilenmez olduk. Bence gerçek model bu. Onlar şimdi yenildiklerini anlamaya başladılar. Dolayısıyla bizim açımızdan da bir değişiklik yapmanın tam zamanı. Dünya Su Forumu'ndaki insanların bu dinamikleri anlayabilmeleri mümkün değil. Çünkü bunu görmemeleri için elden gelen yapılıyor. Yürüyecekleri sokaklardaki evler bile onarılıyor. Herşey onlara pırıl pırıl gösteriliyor. Şehirde VIP olarak dolaşıyorlar. O forumun çerçevesine girdiğiniz zaman VIP salonlarına, restoranlarına, toplantı odalarına, sigara odalarına ve tabii VIP tuvaletlerine giriyorsunuz. Ve biliyor musunuz, VIP tuvaletlerinde işeyemezsiniz eğer VIP değilseniz. Benim bu konudaki favori hikâyem şu. Ben forumda bir tuvalete girdim. Sifonu çekmek istiyorum. Düşünün 500 Avro veriyorsunuz içeriye girmek için. Tuvalete giriyorsunuz ve orada ne sifonu çekmek ne de elinizi yıkamak için su var. Bu su sorununun küçük bir mekânda yeniden üretilmiş halinden başka bir şey değil! Eğer paran varsa ve VIP isen suyun da olur, şişelenmiş suyunu da içersin, sifonunu da çekersin... Bugün onlar için çok önemliydi. Çünkü Suez, Veolia vs.'nin temsilcileri ağırlıyorlardı misafirleri. Bunun için de Fransız yemekleri ve şarapları hazırlamışlardı. İnsanlar Fransız pavyonunda bedava yemek ve şarap için sıraya girdiler, ben de yanlarına gidip bazı bilgiler vermeye çalıştım. Bütün o şirketler sloganlarında suya değer verdiklerini söylüyorlar. Bu tuhaf bir şey. Biliyorsunuz bir sonraki su forumunu Güney Afrika'da gerçekleştirmek istiyorlar. Orada Güney Afrika Cumhuriyeti'nden birkaç kişi vardı, geleneksel kıyafetleriyle dans ediyorlardı.

 

Güney Afrika su özelleştirmesi yüzünden zaten epeyce zorlanmış durumda değil mi?

 

Korkunç şeyler yaşandı. Güney Afrikalı bir arkadaşım bana ön ödemeli su saatini gösterdi. Her yerde su var ama hiç kimse içemiyor. Bana Güney Afrikalıların yüzde 80'inin su faturalarını ödeyemediklerini anlattı. Su saatine dokunduğunuz anda çalışmaya başlıyor ve her damla su faturalandırılıyor. Öte yandan su onların anayasalarında insan hakkı olarak konumlandırılmış durumda. Bu yüzden gelecek seçimlerde mevcut Afrika hükümetine (ANC) bol şans diliyorum, çünkü orada insanlar gerçekten çok öfkeliler.

 

Dünya Sosyal Forum'u da orada gerçekleştirilecek. Dolayısıyla gene de bir umut var değil mi?

 

Her zaman var. Orada Sosyal Forum olmasa bile çok büyük bir Alternatif Su Forumu gerçekleştirilecek.

 

Hükümetlerin bu işteki rolleri konusunda ne diyebiliriz? Başlangıçta daha belirsiz bir durum vardı sanki, şimdi ise kendi aralarında da bir takım sorunlar var gibi gözüküyor.

 

Öncelikle şunu aklımızda tutmalıyız. Bu işin en büyük faili hükümetler değiller. Bu çok büyük bir ticaret gösterisi. Dünya Su Konseyi oluşturulduğunda ve BM bir adım geride durdu ve bu tür büyük toplantıları kullanan ticari şirketler forumu ön plana çıkarttılar. Hükümetler bu toplantılara sanki BM toplantılarıymış gibi katıldılar ve müzakerenin gücünden yararlanabileceklerini düşündüler. Hükümetlerin hesaba katmadıkları şeyse bu tür müzakerelere katılırken kendi seçmenleriyle aralarındaki ilişkilerin nasıl bir şekle bürüneceğiydi. Hükümetler başlangıçta bunu öngörmeseler de zaman içerisinde su meselesinin BM'den şirketlerin kurguladıkları bir bağlama taşınmasına katkıda bulunmuş oldular.

 

BM'nin de burada çok büyük hataları var galiba... Gerçi onlar “özelleştirme” demiyorlar, “kamu-özel sektör işbirliği” demeyi tercih ediyorlar.

 

Bugün dağıtılan dokümanlardan birinde Coca-Cola'nın bir reklamı vardı. Bu yalnızca bir parlatma girişimi. Fakat haklısınız, forumda ülkeler arasında bir sürü çatlaklar vardı ve bunlar ortaya çıktı. Sonuç deklarasyonunda da bu görülecek. Dört Latin Amerika ülkesi sonuç deklarasyonuna muhalefet ediyorlar. Açıkça muhalefet etmeyen ülkeler bile bugüne kadar uygulanan projelerin başarısızlığa uğradığının farkındalar ve bunu sorguluyorlar. Forum'un artık işe yaramadığı ortada. BM de bu işin daha fazla su borusu döşemekten fazla bir anlama geldiğini göz önünde bulundurmak zorunda. Su kaynaklarını kirletmekten vazgeçmezseniz o borular hiçbir işe yaramayacak. Su Forumu'nda ortaya konulan düşünceler çok sert bir muhalefetle karşılaşmaya devam edecek. Dünya Bankası bile sorgulamaya başladı projeleri. Panellerinden birinde konuşan Dünya Bankası temsilcisi şirketleri eleştirdi ve su meselesinde kamu hizmetlerine daha fazla fon ayırabileceklerini ima etti. Şirketler de finansal kuruluşlar da ön planda kalmaya devam etmek istiyorlar. Ancak iflas ettiler. Atölyelere gittiğinizde temelde hâlâ 9 yıl önceki argümanlarla konuştuklarını görüyorsunuz. Ama kendi aralarında daha çok anlaşmazlık var. Bunu engellemek için de bir tür dil değişikliğine gidiyorlar. Mesela daha önce kullandıkları "Forecast Recovery" diye bir terim vardı, tahmini gelirlerin elde edilememesi söz konusu olduğunda, sözleşmelerin yeniden düzenlenmesi anlamına geliyordu. Bu terim cümle içinde geçtiğinde, aralarından biri, "Hayır, hayır. Onu artık öyle söylemiyoruz. Ona artık ‘hizmet telafisi’ (‘service recovery’) diyoruz" dedi. "O dili kullanma, yeni bir dil kullanmaya başladık." Onların doğru dili kullanmak için kendi aralarında yaptıkları tartışmaları izlemek çok eğlenceli. Mesela, artık “özelleştirme” yerine “kamu-özel sektör ortaklığı” diyorlar.  Bütün bunlar benim açımdan son derece enteresan.

 

Peki bu özelleştirme hikâyesi sona erdikten sonra ne yapmamız gerekiyor? Çünkü su problemi hâlâ sürüyor olacak ve onu bir şekilde çözmek gerekiyor. Aklınızda bir çözüm modeli var mı?

 

Su sorunu her ülkede farklı bir karakter gösteriyor, bunda da o ülkenin kendi koşulları belirleyici oluyor. Mesela Bolivya gibi, yerli halkların kalabalık olduğu ülkelerde bulduğumuz çözümle, Avustralya gibi dünyanın en şehirleşmiş ülkesinde uygulanacak çözüm aynı olamaz.

 

Türkiye'de de büyük bir çiftçi nüfusu ile büyük şehirler yan yana mesela..

 

Evet. Dolayısıyla çözümlerimiz de farklı olmak durumunda. Ama öncelikle hükümetlerin su hakkını koruma altına alacak yasalar çıkarmaları gerekiyor. İnanıyorum ki en temel ilke yerel su kaynaklarının yine yerel kurumlar aracılığıyla idare edilmesi olmalı. Ancak bu şekilde su kaynaklarının temiz tutulması ve doğru kullanılması konusunda daha yakın bilgiyle, daha duyarlı bir yönetim gerçekleştirilebilir. Bu kararların yerel insanlar tarafından verilmesi çok önemli. Ama onların bu karar yetkileri en yüksek düzeyde kanunlarla garanti altına alınmalı. Size buna olabilecek en iyi örneklerden birini vereceğim; Vermont, New England ABD'de, çok iyi kaliteli yer altı su kaynakları var. Öte yandan ABD'de şişelenmiş su satan şirketler giderek su kaynakları üzerinde daha da fazla söz hakkı sahibi oluyorlar. Bunu yapmak için de mesela gidip bir toprak parçası satın alıyorlar, suyu çıkartıyor ve şişeleyerek satıyorlar. Vermont Valiliği’nin elinde bunu engelleyebilecek herhangi bir yasa yoktu. Bir karar çıkararak toprak sahibi olmanın o topraktaki yer altı ve yer üstü sularına sahip olmak anlamına gelmeyeceğini, suyun bütün halka ait olduğunu ilan etti. Hatta kararda suyun ekosisteme ve geleceğe ait olduğu da vurgulandı. Bunu şekillendirmek için de öncelik sıralaması yaptılar. “Su kullanırken öncelikle geriye ekolojik yaşamın devam etmesine yetecek kadar su bıraktığınızdan emin olmak zorundasınız” dediler. Su kullanımını sürdürülebilir kılmak, yerel gıda üretimine katkıda bulunmak ve en sonunda hâlâ ticaretini yapacak kadar suyunuz varsa idareden izin almak zorundasınız. Ama bu izin de sonsuza dek sürecek diye bir kaide yok. Yönetim her an sizi denetleyebilir ve öncelik sıralamasında bir hata yaptığınızı farkettiği anda izninizi iptal edebilir. Karar verme süreçlerinin yerelden düzenlenmesi çok önemli. Ancak bu karar yetkisinin olabilecek en yüksek seviyede garanti altına alınmasına ve korunmasına ihtiyaç var. Şunu söylemek çok kolay: “Hükümetler bu işi beceremiyor, dolayısıyla biz bu işleri kendimiz çözelim.” Benim teorim şu: Bu küçük topluluklar kendi başlarına şirketlerle mücadele edemezler. Onların haklarını korumak için yasalar yapılması gerekiyor. Martin Luther King, “Yasalar kalplerimizi değiştiremez, ama güçlendirebilir,” diyor, benim en sevdiğim cümlelerden biridir. Dolayısıyla dünyanın her yerinde uygulanabilecek pek çok farklı model var. Mesela Paris; Paris'in su sistemi çok yıllar önce özelleştirildi. Şimdi kamulaştıracaklar. Bu çok heyecan verici bir hikâye. Ama suyun kamu eliyle dağıtılmasına ilişkin herhangi bir kolektif hafızaya sahip değiller. Şirketlerden su hizmetlerini geri almalarıyla birlikte bunu da öğrenecekler.

 

Paris Belediyesi'nden bir kadınla konuşmuştuk. Durumdan çok memnundu, ancak bunun nasıl olacağını bilememenin şokunu yaşıyordu.

 

Elbette. Hiçbir tecrübeleri yok. Bu harika bir hikâye. Ama pek çok ülkede de bu türden tecrübeler var. Dolayısıyla bunu öğrenmeleri çok zor olmayacak. Yalnız şunu söylemem lazım; çözüm yollarının bu çeşitliliği beni çok heyecanlandırıyor. Ortak noktamız şu: su kimseye ait değil ve her birimizin ondan yararlanma hakkı var. Dolayısıyla yeni bir tartışma bağlamımız var artık, aslında çok eskiden beri var olan bir nosyonu hatırlayıp hayatlarımızda yeniden konumlandırıyoruz. Kamu dediğimiz şeyi bir kez daha tanımlıyoruz. Bu çerçeve suyu tartışmak için çok elverişli.

 

Peki sizce Dünya Su Forumu neden Türkiye'de gerçekleştirildi?

 

Dürüst bir şekilde söylemem gerekirse, Forum, Türkiye'de yapıldı, çünkü Türkiye hükümetinin Forum'un amaçlarıyla uyumlu bir dizi kararı ve yönelimi var. Bu karar ve yönelimler sadece özelleştirme ya da ticarileştirmeyle ilgili değil; Türkiye hükümeti, suyu Türkiye'yi büyük bir aktöre dönüştürebilecek araçlardan biri olarak görüyor. Suyu kullanarak hem bölgesinde hem dünyada güçlenmek istiyor. Fakat bu bir takım şirketlerin de aynı suyu kullanarak güçlenmeleri anlamına gelecek. Bu, ne Türkiye halkının ne de başkalarının işine yarayacak. Yalnızca yerel su haklarının çalınması ve suyun geleceğinin, güvenliğinin tehlikeye atılması anlamına gelecek. Zenginleşmek için suyu pompalamak, bir ihraç malı olarak görmek, beklenmedik sonuçlara neden olabilir. Bunun için de yeni bir terminoloji kullanılmaya başlandı: "Su gücü", "Su süper gücü", "waterhams", "hydrohams" gibi tanımlamalar yapılıyor. Bu tür politikalar eninde sonunda yine insanlara zarar vermekten başka işe yaramayacak.

 


Türkçe'ye çeviren: Ayşe Çavdar

 

Dünya Su Forumu için İstanbul'da bulunan Maude Barlow ile, Ulus Atayurt'un Açık Radyo'da yaptığı bu söyleşinin kısaltılmış hali, ilk olarak Express dergisinin son sayısında yayımlanmıştır.

16 Mart 2009 Pazartesi

5.Dünya Su Forumu Protestolar








Dünya Su Forumu’na ticari şov eleştirisi


‘Dünya Su Forumu’na ticari şov eleştirisi

16/03/2009

Guardian gazetesi, İstanbul’daki düzenlenen “5. Dünya Su Forumuöna ilişkin eleştiri ve tepkilere dikkat çektiği haberinde Forum’a katılma maliyet ile de ilgili yakınmaların oluduğunu belirtilirken, “Türk vize kısıtlamaları ve 280 sterlin tutarındaki bir giriş ücreti, daha yoksul ülkelerin delegelerinin foruma katılması imkansız hale getirdi” denildi.



İstanbul’un evsahipliğinde düzenlenen ve “dünyanın en büyük su etkinliği” olarak nitelendirilen “5. Dünya Su Forumu”, eleştiri ve tepkilere de neden oldu. The Guardian gazetesi, Forum’a katılma maliyet ile de ilgili yakınmaların oluduğunu belirtilirken, “Türk vize kısıtlamaları ve 280 sterlin tutarındaki bir giriş ücreti, daha yoksul ülkelerin delegelerinin foruma katılması imkansız hale getirdi” denildi.
İngiliz The Guardian gazetesi, Türkiye muhabiri Robert Tait imzalı “Aktivistler, dünya su forumda karışıklık yaratmaya ant içti” başlıklı haberinde siyasi liderler, uzmanlar ve aktivistlerin dünya su kıtlığını önlemeyi amaçlayan “Dünya Su Forumu” toplantılarına katılacağını ancak Forum’u eleştirenlerin “kar peşinde koşan ve özelleştirmeleri teşvik eden çok uluslu şirketler için bir cephe" olarak ilan ettiğine dikkat çekti. 
Forum’un, 20 bin kadar delegenin katılımıyla dünyanın en ünlü su yollarından biri olan Boğaz manzaralı Haliç kenarında yapıldığına işaret edildiği haberde Dünya Su Konseyi Başkanı Ger Bergkamp’ın “Dünyadaki su durumu iyi yönde gitmiyorö sözlerine de yer verdi. 
Küresel ekonomik daralmanın toplantılarda görüşülecek konuların önemini daha da artırdığı belirtildiği haberde Forum’da uluslararası kredideki sıkışmanın kalkınmak olan ülkelerin su projelerine verdiği zarara vurgu yapılacağı kaydedildi. 
The Guardian, Forum’u eleştirenlerin görüşlerine de yer verdiği haberinde Mavi Gezegen Projesi kurucusu Maude Barlow’un, “Bir BM etkinliği gibi düzenlendi ancak değil. Esasen büyük su şirketlerinin organize ettiği büyük bir ticaret şovu. Sudan bir insan hakkı olarak söz edilmeyecek” sözlerini aktardı. 

BİLGİ ÜNİVERSİTESİ’NDEKİ "ALTERNATİF FORUM"
Forum’u eleştirenlerin su sorununa kamu çözümlerinin teşvik edilmesi amacıyla Bilgi Üniversitesi’nde “alternatif bir forum" düzenlediğine dikkat çeken gazete,Konsey’in, Dünya Bankası’nın yardımı ile su maliyetini yükselten, gelişmekte olan dünyadaki kıtlığını daha da ağırlaştıran projelere öncülük yaptığıö eleştirilerine yer verdi. Gazete şöyle devam etti: 
“Katılma maliyetlerine ilişkin yakınmalar var. Türk vize kısıtlamaları ve 280 sterlin tutarında bir giriş ücreti, daha yoksul ülkelerin delegelerinin foruma katılması imkansız hale getirdi."
Gazete ayrıca, merkezi ABD’de bulunan Gıda ve Su İzleme Örgütü’nden Wenonah Hauter de “Bu forum çok iyi yüzlü. Eğer düzenleyiciler ciddi olsa, delegeler, bedava girer ve ulaşılması çok zor olan bir kentte yapılmazdı” iddialarını da yansıttı.(anka)

5. Dünya Su Forumu protestocularına çok sert müdahale


5. Dünya Su Forumu protestocularına çok sert müdahale

16/03/2009

Dünya Su Forumu’nu protesto için forumun yapıldığı Sütlücü Kongre ve Kültür Merkezi’ne yürümek isteyen gruba polis müdahale etti



PROTESTO GÖSTERİSİ VE MÜDAHALENİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYINIZ

DÜNYA SU FORUMA 'TİCARİ ŞOV' ELEŞTİRİSİ

Çeşitli sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla oluşturulan ve kendilerine "Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu" adını veren grup üyeleri, Beyoğlu Adliyesi önünde toplandı. 
"Su hayattır satılamaz", "Herkese yeterli su" yazılı dövizler taşıyan ve yelekler giyen grup, slogan ve ıslık eşliğinde kongrenin yapıldığı alana doğru yürümeye başladı. Bir süre yürüyen grup, güvenlik güçlerince yolu trafiğe kapatmaları nedeniyle uyarıldı. 
Bunun üzerine, 5. Dünya Su Forumu’nu protesto eden açıklamalarını bulundukları yerde yapan grup, daha sonra forumun yapıldığı Sütlüce Kongre ve Kültür Merkezi’ne tekrar yürümek istedi. Gruba polisin, biber gazı kullanarak müdahale etmesi sonucu, arbede yaşandı. Bu sırada, bir polis kolundan yaralandı. 
Gruptakilerden 17 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar, Vatan Caddesi’ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne getirildi. 
Yurt dışından kongreyi izlemeye gelen bazı yabancıların da protestoya katıldığı gözlendi. 
Kongre nedeniyle Beyoğlu Adliyesi’nin bulunduğu alanda çok sayıda çevik kuvvet ekibi görevlendirildi.

5. DÜNYA SU FORUMU BAŞLADI 

5. Dünya Su Forumu, İstanbul’da düzenlenen törenle başladı. Sütlüce Kongre ve Kültür Merkezi’ndeki açılış töreninde konuşan 5. Dünya Su Forumu Genel Sekreteri Prof. Dr. Oktay Tabasaran, Fas, Hollanda, Japonya ve Meksika’nın ardından 5. Dünya Su Forumu’nun farklılıkların İstanbul’da yakınlaşması adına İstanbul’da gerçekleştirildiğini hatırlattı. 
Dünya Su Konseyi ile beraber gerçekleştirilen foruma yoğun ilgili sebebiyle kayıtların durdurulduğunu ifade eden Tabasaran, 29 bin 144 başvuru yapıldığını, 192 ülkeden 23 bin 273 kişinin foruma kayıt yaptırdığını bildirdi. 
"Hedefimiz bu organizasyonun bir milat teşkil etmesi ve bundan böyle İstanbul öncesi ve sonrası olarak adlandırılmasıdır" diyen Tabasaran, bundan önce forum kapsamında Çevre ve Orman Bakanlığı ile Devlet Su işlerinin hem Türkiye’de, hem de çeşitli ülkelerde toplantılar düzenlediğini, bu toplantıların sonuçlarının forumda sunulacağını kaydetti. 
Tabasaran, forumun temel amaçlarından birinin de, "su kaynaklarının etkin kullanımı için acil önlemler alınması ve yerel çözümler üretilmesi olduğunu" dile getirerek, suyun politik öneminin konuşulmasını ve taahhüdüne kavuşturulmasını istediklerini söyledi. 
Forum kapsamında yerel idareleri su konusunda önlemler almaya ve bazı kriterleri oluşturmaya davet eden "İstanbul Su Mutabakat"nın da imzaya açılacağını vurgulayan Tabasaran, forumda, "küresel değişiklikler ve risk yönetimi, insani kalkınma, su kaynaklarının idare ve yönetimi, finans ve eğitim, bilgi ve kapasite geliştirme" gibi 23 konuda en az 100 oturumun gerçekleştirileceğini belirtti. 
Oktay Tabasaran, BM Dünya Su Kalkınma Raporu’nun 3’üncüsünün de bu forumda açıklanacağını ifade ederek, farklılıkların birleştirilmesi ana teması paralelinde, özellikle Afrika ve Orta Asya’dan 1000 kişinin de ücretsiz olarak foruma katılmalarını sağlamaya çalıştıklarını kaydetti. 

KATILIMCILAR İÇİN FİDAN DİKİLECEK 
"Yeşil Forum" girişimiyle forumda, "geri dönüşümlü malzemelerin kullanılması, daha az enerji ve daha az katı ve sıvı atık üretilmesi" konusunda hassasiyetle çalıştıklarını dile getiren Prof. Dr. Tabasaran, foruma katılan her bir kişi için Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından fidan dikileceğini bildirdi. 
"Bu çapta bir organizasyon için İstanbul’un seçilmiş olması tesadüfü değil. Anadolu ilk çağdan bugünlere hidrolik uygarlıklar merkezidir" diyen Tabasaran, Anadolu insanının suyun önemini iyi kavradığına işaret etti. 
Prof. Dr. Tabasaran, İstanbul’da ilk su dağıtım şebekesini Romalıların yaptığını, daha sonra şehirde su sorununun Kanuni Sultan Süleyman zamanında, Mimar Sinan’a yaptırılan su dağıtım şebekesiyle kökten çözüldüğünü anımsatarak, "Kültürümüzde su azizdir, değerlidir ve vazgeçilmezdir. İnanıyorum ki su tarihimiz ve kültürümüz, 5. Dünya Su forumu ile daha da zenginleşecektir" dedi. 

FAUCHON’UN SÖZLERİ 
Dünya Su Konseyi Başkanı Loic Fauchon da "Bizler burada insanların nihayet doğayla uyumlu yaşamasını başarmak isteyen insanların sesini duyurmak için bulunuyoruz. Suya erişimin ve ulaşma yolunun uzun olduğunu bilincindeyiz. Bu yolda bir araya gelmemiz bizim erdemimizdir" diyerek konuşmasına başladı. 
Fauchon, dünyanın hızla ve bazen hoyratça geliştiğini ifade ederek, gıda ve enerji üretiminde çok önemli bir yere de sahip olan su kaynaklarının bundan mağdur olduğunu söyledi. 
Birçok şehirde arıtma tesisi olmadığını, sağlıklı suya erişilemediğini hatırlatan Fauchon, "Suya karşı işlenen saldırıların sorumluları, iklim değişikliklerin sorumluları, insanların hayatta kalması için vazgeçilmez olan su kaynaklarını azalmasının sorumluları hep biziz. Çok önemli bir meydan okuma ve ikilem ile karşı karşıyayız. Suyu kullanmak ve suyu korumak. Su kaynaklarını korumak, değerlendirmek, muhafaza etmek ve hatta yeniden kullanmak zorundayız" diye konuştu. 
Loic Fouchon, suyun doğa ve insanlar arasında uyumlu ve doğru şekilde paylaştırılmasının önemine işaret ederek, "Bu zor bir paylaşımdır. Ama su forumunda, su ailesini bir araya getiren olağanüstü bir sorumluluktur" dedi. 
Devlet başkanlarının yanı sıra 140 bakanlık heyetinin de foruma katıldığına dikkati çeken Fouchon, forumda siyasilere uzun süreli talepler iletileceğini söyledi. 
"Farklılıkların suda yakınlaşmasını sağlamak görevimiz olacaktır. Belki bana bu köprülerin inşa edilmesinin zor olduğunu söyleyeceksiniz, ama birçok medeniyetin buluştuğu bu kent bize bunu öğretecektir" diyen Fauchon, konuşmasının sonunda Türkçe olarak Dünya Su Konseyinin çalışmasına destek verdikleri için katılımcılara ve Türk yetkililere teşekkür etti. 

KADİR TOPBAŞ 
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş da 5. Dünya Su Forumu’nun yapıldığı kıtaların buluştuğu, medeniyetlerin beşiği ve 8 bin 500 yıllık geçmişinden bu güne kadar taşıdığı değerlerle gerçek bir hoşgörü ve barış kenti olan İstanbul’da, foruma katılan konukları ağırlamaktan memnuniyet duyduğunu söyledi. 
Topbaş, insan nüfusunun yüzde 70’inin yaşadığı şehirlerde, başta su olmak üzere doğal kaynakların hızla tüketildiğini belirterek, yerel yönetimler ve hükümetlerin gençler ve çocukların geleceğini emanet olarak aldığını, onların yarınlarını hazırlarken özellikle doğal kaynakları kullanmak zorunda olduklarını dile getirdi. 
Kadir Topbaş, "İki kıtaya güneşin aynı anda doğduğu" İstanbul’da Habitat 2, NATO Zirvesi, Belediye Başkanları Toplantısı, Mimarlar Kongresi ve dünya medya patronlarının toplantıları gibi büyük organizasyonlara imza attıklarını, bu yıl içinde de Medeniyetler İttifakı Toplantısı ve IMF Dünya Bankası toplantısına ev sahipliği yapacaklarını hatırlattı. 
Konukların İstanbul’un güzelliklerini ve Türklerin misafirperverliğini göreceklerini ifade eden Topbaş, 19 Martta da Dünya Belediyeler Birliğinin toplantısında yerel yöneticiler olarak su ve su yönetimiyle ilgili bilgi ve deneyim paylaşımı yaparak sağlıklı ve içilebilir suya erişmede nasıl bir yol izleneceğine dair İstanbul Su Mutabakatı’nı imzalayacaklarını bildirdi. 


Foruma, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ev sahipliğinde Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, Hollanda Veliaht Prensi Willem Alexander, Monako Prensi II. Albert, Güney Kore Başbakanı Han Seung-Soo, Tacikistan Cumhurbaşkanı İmamali Rahman ve Japonya Veliaht Prensi Naruhito Kotaishi’nin de aralarında bulunduğu devlet ve hükümet başkanları katlıyor. 
Bu arada, forumun açılış töreninden önce toplantının yapıldığı salonun üst katında bulunan küçük bir grup, protesto amacıyla üzerinde "No Risky Dams" yazılı pankart açtı. Salondaki güvenlik görevlileri pankartı grubun elinden aldı. Bu kişiler ise salondaki yerlerinde oturmaya devam etti. (aa)


Yapılan Yorumlar :

16/3/2009
17:12
Sayın Acarvatandaş ve Bigalı
Konu hakkında bilginiz yoksa üfürükten sallamayın da bilen insanlara kulak verin. Suyun ticarileştirme uygulamaları birçok bölgede felakete yol açmıştır üstelik bu politikalar, suyun kalitesini artırmayıp daha da düşürmüş bu yolla, hazır-paket sularının kar marjları yükseltilmiştir. Hem sağlıksız hem de kalitesiz şebeke sularına üstüne bir de fahiş faturalar ödenmiştir! Bilmeden ve özellikle yanlış konuşmanın adı Tahsilli Cehalettir. Bunun solu sağı yok sayın yorumcular. Yapılmak istenen ve ortaya çıkacak sonuçlar bellidir. Kahin olmaya gerek yok bu konuda bunun uygulandığı yerleri araştırmanız yeterlidir. Değiştirin şu kafaları artık: Arsız liberallerin yaptığı her işe İlahi bir kudretle tapınmanın manası yok. Hani Tayyip diyordu ya ''Komünistler bile değişti, chp değişmedi'' diye. Asıl değişmeyenler liberal kafalar maalesef. Bu arsız ve kar odaklı politikaların çevreye ve insanlara yarattığı tahribatı WALL STREET JOURNAL'DAN Thomas Friedman gibi ultra liberal ve piyasa şakşakçısı bir yazar bile gördü sonunda!!
16/3/2009
17:3
bigali ve acarvatandasa
Yorum yapmadan once googda suyun ticarislemesinin yoksul halka nasıl yansıyacagını bir arastırsaydınız o zaman anlardınız bu insanların isteklerini. Eger su ticarilesir ise bu gun insanların sadece devlete eve getirme ucreti odedikleri suya, bir de kar marjı ekleyecek para babaları, kim daha fazla para verirse o kisilere satılacak su. Bu da demek oluyor ki metalastıralan su sahibi olan kisinin istekleri dogrultusunda istedigi yere satacagı anlamına geliyor. Ornegin eskiden koylunun ucretsizce kullandıgı suyu onlara artık para ile satacaklar, parasımı yok koylunun onun da caresi var o zaman fabrikalara satıp kirlenmesine goz yumacaklar. Bu memleket parası olanın yasabildigi parası olmayanın aclıktan olmeye mahkum edildigi bir noktaya hızla suruklenmekte. Neyseki hala onurlu insanları varki buna karsı mücadele ediyorlar. Bir cok ülkede ticarilesen suyun hangi handikaplara yok actıgını isteyen biraz arastırsın.
16/3/2009
16:50
AVRUPA BİRLİĞİNE GİRMEDEN....
Polisimiz panikte... Olur da AB'ne girersek, şöyle ağız tadıyla adam,kadın,çocuk dövemeyebiliriz. Vakit varken hırsımızı alalım diye düşünüyor herhalde.
16/3/2009
15:38
Bazı çözüm önerileri
1-İnsanların ağzına su sayacı takılsın. Bu yolla hayratlardan, sebillerden,pınarlardan ve diğer doğal ortamlardan içilen su da paralı olacaktır. 2-Ağıza takılacak sayaç için bağlantı ücreti alınsın. 3-Sayaç için yandaşlara firma kurdurulsun. 4-İçilen su için Maliye Bakanlığı "% x suyun vücutta dolaşımı vergisi" yasa taslağını meclisten geçirsin. 5-Komünist su taraftarlarının "Ergenekon" ile ilişiği var mı savcı harekete geçsin. 6-Su içmeden önce besmele getirmeyenlerin diline sayaç elektrik versin.
16/3/2009
15:11
Protesto
Bu insanlar neyi protesto etmisler? Su mu istemiyorlar? Baraj mi istemiyorlar?
16/3/2009
15:7
Pankartı niye alıyorsun? Suç aleti mi o?
Pankartı elinden almak, eliyle ağzını kapayıp susturmak, dövmek, arabaya sokarken ense kökünden tutup kafasını bastırmak gibileri polisin yapmaya hakkı bulunan uygulamalar değildir. Yapamaz. Suç işlemiş olur. Ama polis suç işlemez değil mi? O pankart alma-ağız kapama ilkelliğine engel olunsun artık! İktidar kabadayılığı için polisin kullanıldığı polis diktatörlüğü olan ülkelerde böyle olur anca.
16/3/2009
14:58
Provakasyon!...
Küresel ısınmanın su kaynaklarının günden güne tüketmesine seyirci kalmak daha doğru aslında. Hatta üniversitelerin inşaat , çevre , kimya, meteoroloji, hidrolik vs. bölümlerini de kapatalım. Hep oradan mezun olanların başının altından çıkıyor böyle bilimsel çalışmalar. Dünya devletleri alternatif kaynakları zorlarken biz hale su kaynaklarına yatırım yapsak mı düşünelim. Zaten son yüz yıldır bol bol düşündük ama sadece düşündük. Su doğal bir kaynaktır, milli servettir. İnsanoğlunun ihtiyaçları doğrultusunda kullanılmalıdır. Buda mühendislik gerektirir. Çevreye uyumlu bir şekilde halkın yararına kullanılması millli görevdir. Ama tabi siyası amaçlar güden provakatörler boş durmuyor, alkışlıyorum, tebrik ediyorum. Bunu yapanları da, prim verenleride. Dünya Su Formu İstanbul da yapılıyor kimse önemsemiyor, yok hükümet insan haklarını çiğnemiş, polis adam dövmüş. Her zamanki gibi ucuz ve sığ buluyorum.
16/3/2009
14:30
islamiyet....
islamiyet esasında paradox lar dinidir. surekli paradokslar yaratır bu paradoksların bir sure sonra insanların akıl toplumuna geçmeleri için yaratır. islamiyette ahir zaman der (yani bu saatte sonra dikkatli ol aklını kullan der) ondan 72 fıkraya ayrılacak ve sadece 1 tanesi gerçek müslümanlık olacak der. yani insanların doğruyu aramalarını akıllarını kullanmalarını emrederler. Tarih boyunca dini böyle görmeyen bir millet mi islamiyeti anlayacak ?
16/3/2009
14:17
Bu ne tahamülsüzlük böyle...
Anlam veremiyorum,aklım bir türlü idrak edemiyor...alt tarafı "su" ve su politikaları eleştiriliyor,"su"larımızı kirleten büyük sanayi üreticileri eleştitiliyor alanlarda meydanlarda ve bilmem neyin neresinde...alt tarafı su....bu ne aymazlık..bu ne kendini bilmezlik....bu nasıl...Bu fotoğraflarla mi "Türk Polisi" kendini sevdirecek topluma?(öyle seneden seneye kuruluş yıldönümü kutlayarak ve etrafa karanfil dağıtmaklaboy boy afişler asıp dört bir yana küçük çocukların ellerini tutmakla olmuyor bu işler) Ki bunu söyleyenlerinde aklından şüphe duyarım ve duyulmalıdır da! Bazıları "Aman bu da edilecek laf mı şimditürk polisi "ş"tres altında,deprosyon da,yoğun iş temposuna dayanamıyorondandır bu...başka izahı yoktur" diyecek ve "türkiye"nin "şan"lı "şeref"li polisine toz kondurtmayacak! Ama biz nice koca ülkeler gördük,nice koca toplumsal eylemler ve protestolar gördük ve nice polisleri de...hani görmesek,tamam. Anladık "ş"tresli bir meslek de arkadaş demezler mi bu "ş"tres bir sizin ülkenizin tekelinde mi? Bizde polis var sizde de...biz vuruyoruz ama kaskımızdaki numaradan korkuyoruz ama siz vurayım derken öldürüyorsunuzayrıca korkacak bir kask numaranız da yok aksine "kollayan"ınız var! Neyse azizim demem o ki bu polisten ne köy olur ne kasabave bitireyim sözlerimi Yunus Emre nin güzel bir sözü ile "onların yoksul eti yerleriçtikleri kandır...kan"
16/3/2009
13:49
Komünist Su
Bu su dediğimiz molekül zaten komünisttir. O yüzden temiz su isteyen de komünistlik istiyor demektir. Bakınız iki hidrojen ve bir oksijen normal şartlarda bir araya gelemez. Bunları bir arada tutan baskıcı ve gominis kimyagerlerdir. Kendilerine çevreci süsü vermiş Sorosçu mudur Rum dölü müdür ne oldukları belli olmayan bu dış mihraklar toprak bütünlüğümüzü tehlikeye atmış, materyalist ve evrimci oldukları için devletimize karşı gelmişler, şanlı polisimizden de copu yemişlerdir. Yani su dediğimiz bu gominis icadı iğrenç şey çocuklarımızın aklını bulandırmakta ve devletimize karşı pirovakasyon yaptırtmaktadır. O yüzden polisin elleri dert görmesin ki bu Moskof uşaklarının kafasına kafasına eklemişler maşallah. Allah devletimize zeval vermesin. Yaşasın arsenik, kahrol temiz su.
16/3/2009
13:27
Maaslariniz nerden geliyor?
Bogaziniza giren her ekmek,halkin cebinden geliyor,pek sevgili hükümetinizden degil,bunu kafaniza bir sokamadiniz gitti.Polis doktatörlügünden biktik artik!Hani nerde kasklarina yazilacak kimlik numaralari?
16/3/2009
13:24
YİNE ÖLÇÜSÜZ GÜÇ KULLANIMI!
Bu iktidar döneminde kaçıncı insan hakkı ihlali!


Haber Kaynağı :Radikal Gazetesi